SOMUT-SOYUT ANLATIM

“Somut anlatım” ve “soyut anlatım” kavramları, edebiyat, heykeltıraşlık, resim gibi güzel sanatların hemen her kolunda benzer anlamları karşılar. Bu noktada soyut resimden söz edebiliriz. Bazı ressamlar duyu organlarıyla algılanabilen (somut) dünyayı resmederler. Doğa resimleri ve portreler, bu tür resimlerdendir. Bu resimler genellikle farklı algılama ve yorumlamalara kapalıdır. Bu resimlerde, o resmi yapan ressamın üslubunu yansıtan unsurlar, o resme bakan hemen herkesin o resimde aynı şeyleri görüp algılama-sına engel olmayacak bir şekilde kullanılmıştır. Yani ressamın eserine bakıldığında onun neyi resmettiği konusunda birçok kişi görüş birliğine varır. Ressam, ya bir kişiyi ya bir manzarayı resmetmiştir. Bu tür resimler, birer somut anlatım ürünüdür. Bir de ilk bakışta anlaşılmayan ya da her bakışta insanın farklı şeyleri algılamasını sağlayan resimler vardır. Renklerin, motiflerin, geometrik şekillerin çoğunlukla iç içe geçtiği bu resimlerde, ressam, ancak düş gücüyle var edilebilen soyut gerçekleri tuvaline yansıtmıştır. Anlatımın kapalı ve imgesel olduğu bu tür resimler, birer soyut anlatım ürünüdür.

ÖZNEL-NESNEL ANLATIM

Bıktım artık. Bu yaşam, yaşam değil. Bir cendere.
Daha da kötüsü özgür değilim. Kendimi özgür hissetmiyo¬rum. Dilediğimi yapamıyorum.
Örneğin dilediğim kitabı okuyamıyorum. Kitapçılar kapalı. Açık olduklarında da okumak istediğim kitapları alamıyorum. Yeterince param yok.
Dilediğim yemeği yiyemiyorum. Kasap kapalı. Açık olduğunda da bir dilim bonfile istesem vermiyor. Bir kilo bonfile ise dört yüz elli lira.
Dilediğim filmi göremiyorum. Getirmiyorlar.
Geceleri, şöyle dilediğimce sokaklara çıkıp dolaşamıyorum. Sokaklar diz boyu çamur. Üstelik korkuyorum.
Bunların hiçbirini tutmuyorum. Hiçbirinin bu ülkeyi kurtaracağına inanmıyorum. Elimden gelse çekip gideceğim. Bir başka ülkeye yerleşeceğim. Cezayir, Fas bile olabilir bu ülke. Uganda bile. Ama bir yere gidemiyorum. Sabah iş. Akşam ev. Yemek. Televizyon. Yatak. Bıktım usandım bu tekdüze yaşamdan. Ama bu ülkede, bu koşullarda başka ne yapılabilir ki?

ÖZNEL-NESNEL ANLATIM

Bir anlatıcı; olay, durum, kişi, nesne vb. ni kendi özelliklerinden yola çıkarak değil, onların anlatıcıda uyandırdığı duygu, düşünce ve hayallerden yola çıkarak anlattığında öznel anlatımı, bunun tersini yaptığında ise nesnel anlatımı kullanmış olur.
Anlatıcının duygu, düşünce ve sezgilerine dayanan anlatım, öznel bir nitelik taşır. Öznel anlatımda, anlatıcının değer yargılarını yansıtan bir yorum vardır. Dolayısıyla bu ifade tarzının ağır bastığı metinlerde dile getirilenle¬re başkaları katılmayabilir. Nesnel anlatım tarzıyla oluşturulan metinlerde ise kanıtlanabilirlik niteliği taşıyan, kişisel duygu ve düşünceleri içermeyen yargılara yer verilir.
a. Cümle düzeyinde nesnellik öznellik: “Ahmet Hamdi Tanpınar’ın en güzel eseri ‘Beş Şehir’ adlı ölmez yapıtıdır.” cümlesinde öznellik vardır; çünkü burada belirtilenler (en güzel eser, ölmez yapıt) kişisel bir beğeniyi yansıtmaktadır. Başka biri bu yargılara katılmayabilir. “Ahmet Hamdi Tanpınar, ‘Beş Şehir’ adlı kitabında Ankara, İstanbul, Konya, Erzurum ve Bursa ile ilgili izlenimlerini aktarır.” cümlesi ise nesnel bir nitelik taşır çünkü bu cümlede kanıtlanabilir bir yargıya yer verilmiştir.

ANLATICININ İFADE (ANLATIM) TARZI

Anlatıcıların tavırlarını belirleyen ikinci etken, onların tercih ettikleri ifade tarzlarıdır. Anlatıcıların birbirlerinden farklı ifade tarzlarını tercih etmelerinde onların olay, durum, kişi vb. ne bakış açılarının önemli etkisi vardır. Anlatıcılardan bir kısmı öznel bir anlatımı tercih ederken bir kısmı nesnel anlatımı tercih eder, bir kısmı anlatacaklarını doğrudan anlatırken bir kısmı dolaylı anlatmayı yeğler, bir kısmı soyut ifadelerden yararlanırken bir kısmı somut ifadelerden yararlanır. Bazı anlatıcılar ise aynı metin içinde bu anlatım tarzlarının birkaçını bir arada kullanır. Şimdi de bu anlatım tarzları üzerinde duralım.

Kaygı

Nasıl anlatayım bilmiyorum, kar yağıyordu ve ben alışveriş için çarşıya çıkmıştım. Çarşı, nasıl denir, in cin top oynuyor derler ya, işte öyle gibiydi sanıyorum. Yani kimseler yoktu ortalıkta sanki. Sanki sokağa çıkma ya?  sağı konulmuştu da belki benim bundan haberim olmamıştı. Olabilir mi? Sanırım olabilir. Çünkü olmayacak çok  şeyler oluyor günümüzde. Bunlardan biriydi çarşıda karşılaştığım durum. Kıyma mı alacaktım ne, kasaba uğradım, kapı duvar. Manava gittim, kapı kapalı. İttim ittim, açılmadı. Herkes de bana bakıyordu sanki. Yani çok i ‘? az kişi. Ama olsun, bana bakıyorlardı, sanki benim bilgisizliğime şaşıyorlardı. Kim bilir, belki de benimle eğleniyorlardı.
N’oluyordu? Dur, bir gazete alayım, dedim. Gazeteci de yerinde yoktu. Anlaşılan bugün bir şeyler oluyordu. Ama neydi? Kime sorabilirdim? Hiç kimseye. Çöpler de toplanmamıştı. Etraf pis pis kokuyordu. Acaba çöpçüler grev mi yapmışlardı? Olabilir. Niçin olmasın? Hem hiç olmadı mı? Peki dükkanların kapalı olmasına ne demeli Çöpçüler grev yaptıysa onlara ne?
Neyse ne, ben de evdeki makarnayı haşlayıp yerim. Her gün et yemek, gazete okumak gerekmiyor ya.
Ama olup bitenleri nereden öğreneceğim? TV mi? Güvenim yok. Radyo mu? Aynı şey. Hem radyom yok.

Anlatıcının Bakış Açısı

Anlatıcılar; mizaçları, eğitimleri, yaşadıkları çevre, sahip oldukları toplumsal konum; görerek, dinleyerek, okuyarak ve yaşayarak edindikleri birikimler sonucunda farklı bakış açılarına sahip olurlar. Farklı bakış açılarına sahip olmak, sadece anlatıcılarla ilgili bir gerçeklik değildir. Varlık, kavram, olay vb. farklı kişiler için farklı anlamlar taşıyabilir. Çünkü herkes evrene, olaylara, hayata aynı pencereden bakmaz, aynı pencereden bakmak zorunda da değildir. Söz gelimi “güneş”, hayatı boyunca güneşin altında, tarlada çalışmak zorunda kalan bir ırgatla yatalak olduğu için yerinden kıpırdayamayan bir hastaya aynı şeyleri hatırlatmaz. Güneş, ırgat için “daha çok yorulmak, daha erken yaşlanmak”; yatalak hasta için ise “ışık, umut, yaşama sevinci” demektir.
12. Çok uzun zamandır tartışılan bu konuda en güzel sözü Milan Kundera söylüyor: “Roman 21. yüzyıla yakışmıyor.” Bence de roman 21. yüzyıla yakışmıyor. Çünkü bu yüzyıldaki insanların yaşam biçimi, ne ağır şeyleri okumaya ne de oturup ağır şeyler yazmaya izin veriyor.

Anlatım türleri

Günümüz Türkiye’sinde farklılıkları hoşgörüyle karşılamanın yararları Yazılı
anlatım .
Fıkra (köşe yazısı) Açıklayıcı anlatım – kanıtlayıcı anlatım – emredici anlatım
Hoşgörünün egemen olduğu bir dün-yanın kurulması için yapılması gerekenler Sözlü
anlatım Panel için hazırlanan notlar Açıklayıcı anlatım- gelecekten söz eden anlatım – emredici anlatım
Hoşgörüden yoksun bir grubun dünya siyasetine yön vermesiyle başlayan felaketler Yazılı
anlatım Roman Öyküleyicİ aniatım- betimleyici anlatı m- söyleşmeye bağlı anlatım
Yakın çevremizdekilere hoşgörüyle yaklaşmanın önemi Yazılı
anlatım Deneme Açıklayıcı anlatım- söyleşmeye bağlı anlatım-mizahi anlatım- emredici anlatım- kanıtlayıcı anlatım
20. yüzyıl başlarında İstanbul’da yaşayan hoşgörü sahibi yaşlı bir adamın başından geçen olaylar Yazılı
anlatım Tiyatro Söyleşmeye bağlı anlatım
Hoşgörüyü yaygınlaştırmak isteyen bir kişinin Ankara’da bir dernek kurma gi-rişimi süresince başından geçenler Yazılı
anlatım Öykü Öyküleyici anlatım- betimleyici anlatım- söyleşmeye bağlı anlatım

Öğretici metinlerde tema ve konu

Öğretici metinler, “tema”, “konu” ve “ana düşünce” kavramları etrafında şekillenir. Öğretici metinlerde tema, metinde üzerinde durulan düşünce, bilgi, gözlem ya da haberin en genel, en soyut ifadesidir. Bir temanın konuya dönüştürülmesi, o temanın daha somut hale getirilmesine yani belli bir bağlamda kişi, yer, zaman ve durum bildiren sözcüklerle sınırlandırılmasına bağlıdır. Tema genel, konu özeldir. Bir tema ne kadar sınırlandırılırsa metinde ele alınmaya o kadar uygun bir konuya dönüşmüş olur. Bu durumu bir örnekle açıklayalım: Söz gelimi “geçim sıkıntısı”, konulaştırılmaya uygun bir temadır. Bu tema, metinlerde şu şekillerde sınırlandırıldığın da birer konuya dönüşmüş olur:
– Geçim sıkıntısı çekerek yaşamanın zorluğu
– İstanbul’da geçim sıkıntısı çekerek yaşamanın zorluğu
– 2000’li yıllarda İstanbul’da geçim sıkıntısı çekerek yaşamanın zorluğu
– 2000’li yıllarda İstanbul’da iki odalı bir gecekonduda kalan bir ailenin geçim sıkıntısı çekerek yaşamasının zorluğu
Ana düşünce metnin tamamının iletmek istediği düşüncenin en kısa ve yoğun ifadesidir. “Bu metinde asıl anlatılmak istenen nedir, yazar bu metni yazarak hangi mesajı vermek istemiştir?” sorularının cevabı o metnin ana düşüncesini verir.

Olay çevresinde gelişen edebî metinler

Olay çevresinde gelişen edebî metinlerde konu-tema ayrımı yoktur. Bu tür metinlerde sadece tema kavramından söz edilebilir. Olay çevresinde gelişen edebî metinlerde tema, metnin olay örgüsüne hâkim olan çatışmanın en kısa ifadesidir. Bir edebiyat terimi olarak çatışma, kahramanların durumları, amaçları, hareketleri, kişilikleri bakımından birbirlerine karşı olmaları sonucunda ortaya çıkan hayat karşıtlığıdır. Söz gelimi “Tahir ile Zühre” hikayesindeki temel çatışma olan “birbirlerini seven Tahir ile Zühre’nin, bir arada olmak istemelerine birilerinin karşı çıkması ve türlü yolları deneyerek bu birlikteliğe engel olmaya çalışması”, aynı zamanda bu hikayenin temasıdır.

Coşku ve heyecanı dile getiren metinlerde tema ve konu örnekleri

Bu Gazel Mecnûn Dtllndendür Mecnûn Dilinden Gazel
Âşık oldur kim kılur cânın feda cananına Meı?ıl-I cânân etmesün her kim ki vermez cânına Âşık, canını sevgilisi için feda edebilendir. Canını vermeyi gö-ze alamayan, sevgili istemeye kalkmasın!
Canını cânâna vermekdür kemâli âşıkun Vermeyen cân itiraf etmek gerek noksânına Âşıkın olgunluğu, canını sevgilisine verebilmededir. Canını vermeyen, (aşktaki) eksikliğini itiraf etmelidir.

Vasi eyyâmı verüp cânâne cân râhat bulan Vegdür andan kim salur cânın gam-ı hicrânına Kavuşma gününde sevgilisine canını verip rahata eren, sevgi-linin ayrılığında canına üzüntü çektirenden daha iyidir.

flşk resmin âşık öğrenmek gerek pervâneden Kim köyer gördükde şem.ün âteş-i sûzânına Aşık, aşkın yordamını pervaneden öğrenmelidir. Ki (o pervane) (mumu) gördüğünde mumun yakıcı âteşine düşürüverir.

Fâni, ol aşk içre kim benzer fenâsı âşıkun Feyz-i câvfd ile Hızr’un çeşme-i hayvânına Aşk içinde kendini yok et. Âşığın yok olması, Hızır’ın sonsuz bereket veren ölümsüzlük suyu çeşmesinden su içmeye benzer.

Aşk derdinin devâsı kâbil-i dermân degül Terk-i cân derler bu derdün muteber derman İha Aşk hastalığına ilaçla çare bulunmaz. Bu hastalığın en güvenilir çaresi candan vazgeçmektir, derler.